Yaratıcılık üzerine

07 Eylül 2021

Yaratıcılık, her kullandığımda beni düşündüren kelimelerden biridir. Çocukken “yaratıcı” kelimesini kullandığım için insanların ortasında ayıplanmış olmamla ilgili olabilir. İnsanın yaratıcı olarak betimlenmesinin -kastedilen o olmasa da- gerçek yaratıcı olan Allah’a şirk koşmak olduğunu çok ağır şekilde işittiğimi hatırlıyorum.

Bu durum, daha sonra “yaratıcı insan” betimlemesini kullanmama engel olmadı, belki de normalden fazla kullanmama sebep olmuş olabilir.

Hepimiz biliyoruz ki insan olarak gerçekte bir halt yaratamıyoruz. En büyük sorunumuz, derdimiz de bu insanlık olarak. Yaratamıyoruz, ancak bize benzeyen yavrular doğurabiliyoruz. Onu da erkekler değil kadınlar doğurabildiği için erkeğin hissettiği boşluğu ve yetersizlik duygusunu aşmak gayretiyle de erkekler teknoloji üretiyor, e tabi üretimi erkekler yapıp yönlendirdiğinden teknolojiler daha çok yıkım ve tahribatla sonuçlanan cihazlar, araçlar, silahlar ve sistemler..

Yaratamıyoruz. O yüzden her daim yaratıcılık peşindeyiz.

Aç olduğumuzda yiyecek, çıplak olduğumuzda kıyafet yaratamıyoruz, bir alet gerektiğinde gidip onu satın almamız veya birinden istememiz gerekiyor, hiç bir maddeyi yaratamıyoruz. İnsanlığın yaratımı ancak ve ancak fikir aleminde: düşünceler, sözler, şiirler, şarkılar, yazılımlar, tasarımlar, yeni fikirler, kitaplar… Bilim! İnsanoğlu binlerce yıldır, geliştikçe ancak fikir aleminde yaratım yapabiliyor, işte “yaratıcı insan” denilince kastettiğimiz yaratıcılık ancak düşünce ve fikir alemindeki bir yaratımdan bahsediyor.

Şimdi yarattığımız İnternet platformu sayesinde yaratıcılığımız daha çok kaynaktan ve daha hızlı besleniyor, insanların birlikte yaratıcı olabildiği platformlar sayesinde bilgi ve fikir ışık hızında yayılıyor ve bu dünyada büyük bir değişimi tetikledi. Elbette bu yaratım çok büyük bir “gürültü” yaratımı şeklinde gerçekleşiyor, yaratılan düşüncelerin çok büyük ve giderek artan bir kısmı gürültüden ibaret, ama bu ortamda yaratıcılığın tarih boyunca olmadığı kadar hızlandığı ve insanlığa çok büyük yararlar getiren bir yaratıcılık dönemine şahitlik ettiğimiz gerçeğini değiştirmiyor.

Gürültüye kızmamızın anlamı yok, o gürültü olmadan değerli ve anlamlı yaratımlar olmasının yolu yok: her türlü fikrin ve düşüncenin serbestçe ifade edilmesi, düşünsel tepkimelerin gerçekleşmesi ve hızlanmasının tek yolu, bu durumda gürültü olduğunu düşündüğümüz bilgi ve düşünceleri üretenlere kızmak veya onları eleştirmek gürültüyü artıran yeni bir gürültü çıkarmaktan başka bir şey değil: gürültüden rahatsızsak, gürültü yapmayı kesip, yararlı ve anlamlı üretimler yapmalıyız. Bu kadar basit.

Gerçekte -özellikle biz erkekler- yaratıcının vasıflarından o kadar uzağız ki, şimdi kafayı taktığımız pozitif bilim sayesinde tanrının yaratımını anlamaya ve gerçekten tanrı gibi kütle yaratmaya çalışıyoruz. Aya gittik, gezegenlerin sırlarını keşfettik, on yıllarca önceki teknolojiyle uzaya gönderdiğimiz robotlarla güneş sistemimizin ötesinin fotoğraflarını çekip ölçüp biçmeye ve tanrının yarattıklarını KEŞFETMEYE başladık, bir yandan da evrim teorisiyle dünyadaki yaşamın nereden ve nasıl başladığını anlamaya çalışan bilim insanı ordularıyla, hem mikro, hem de makro ölçekte yaratımı ve yaratıcıyı anlamaya çalışıyoruz.

Bunlarla hiçbir sorunum yok ve hepsi çok heyecan verici, güzel gelişmeler. İnsan doğasını, ne olduğunu ANLAMAYA çalışıyor ve hayret verici güzelliklerin keşfinde sınır tanımadan ilerliyor. Bu bilimsel gayretin sürdürülmesinin uzun vadede insanlığa getireceği sonsuz güzellikler olacağını düşünüyorum.

Ama modern insanın tüm bunları ne pahasına yaptığını farketmeden, biraz şuursuzca yapıyor oluşuna hayret ediyorum. Yaratıcıyı anlama niyetinden yaratıcıyı oynama aşamasına sıçramakta emin adımlarla ilerleyen insanlık, bir yandan yaratıcının kim olduğu ve bizden neler istediği konusundaki fikir çatışmalarından dolayı her gün dünyanın bir çok yerinde katliamlara şahit oluyor, insanlık bir cephede evrenin sınırlarını keşfeden buluşlara imza atarken aynı güzel dünyanın başka yerlerinde savaşlar, açlık, yoksulluk, şiddet ve vahşet her gün katlanarak büyüyor.

Üretiyor, geliştiriyor ve bolluk, bereket içinde yaşayabilecek yeni buluşlar yaratıyoruz. Ama bu yaratımı tüm insanların kullanımına açmayı, paylaşmayı, insanlığa yaymayı başaramıyoruz. Kendimizle, çevremizle kavgamızı da biz yarattık ve bu yüzden yarattıklarımız biz’den çok beni adreslediği için insanlık olarak yarattıklarımız dünyada giderek daha çok açlık, şiddet, cinayet ve yokluk yaratıyor. Diğerlerinin ölmesi pahasına yaratıyoruz, çünkü kendimizi yaratıcı sanıyor, zalim sevimsiz tanrıcıklara dönüşüyoruz.

İnternet’i, modern teknolojiyi ve çok ciddi miktarda para ve emeği dışımızdaki dünyayı ve nihayetinde yaratıcıyı anlamak için harcayan insanlık, binlerce yıl boyunca başta Anadolu olmak üzere dünyanın her karış toprağında verilmiş olan fikri eserleri okumayı, araştırmayı ve geçmişten bugüne taşınmış hazineleri okumayı bırakıp onları tartışmaya başladığından beri, kendi özümüzü ve değerlerimizi değil, bizim dışımızdaki yaşamı ve evreni anlamaya odaklandığımız için, kendi ellerimizle güzel dünyamıza, ülke ve şehirlerimize, mahalle ve evlerimize ve sonunda da KENDİMİZE ne yaptığımızın farkında olmadan, kelimenin tam anlamıyla şuursuzca, cahilce yaratıcıyı oynamaya başladık sanki.

Yaradan, o kadar kusursuz ve güzelce yaratmış ki… İnsanı, hayvanları, tüm canlıları ve onlara hizmet eden mükemmel dünyayı, atmosferi, güneşi, ayı ve yıldızları. Binlerce yıldır ölçüp biçip anlamaya çalıştıkça kaotik olduğunu sandığımız her şeyin mükemmel ve bozulması imkansız düzenini keşfedip keşfedip şaşırarak keşfe devam ediyoruz.

İhtiyaç duyduğumuz tüm kaynakları, kendini sürekli yenileyerek yeniden üretecek şekilde yiyecek ve içecekleri temin edebileceğimiz doğal kaynakları, iklimi, yaşamı yaradan o kadar güzel kurgulamış, bunlarla uyum içinde yaşadığımız zaman uzun ve sağlıklı bir ömür yaşayacak bedenlerimizi, aklımızı ve beden ve aklımızı sağlıklı kılabilecek ruhumuzu yaradan -bir şekilde- aslında o kadar güzel yaratmış, düzenlemiş ki, devasa güneş sistemimizin bile evrende minicik bir alan olduğunu keşfedecek kadar makro bakmayı öğrenen insanlık olarak biz, kendimize, ailemize, mahallemiz, şehirlerimiz ve ülkemize ve güzel dünyamıza eskiden atalarımızın binbir yokluk içinde bakabildiği berrak, güzel ve insani gözlerle bakmayı bırakmışız. Ne uğruna?

Yaratıcılık. Yaratıcı insan.

Evet gerçekten yaratıcıyız artık. Çocuklarımız bizden birkaç nesil ileride, her türlü eski korku ve düşüncelerden arınmış bir yeni nesil olarak gerçekten yaratıcı bir nesil yetiştiriyoruz. Çözümler yaratıyoruz, eskilerin yapamadığı hızda her şeye kısa sürede ulaşıyor, çözümlüyor ve ilerliyoruz. Yaşayan büyüklerimiz bize şaşırarak ve hayranlıkla bakıyorlar: üretkeniz, sorun çözüyoruz, onların hayallerini aştık ve ilerliyoruz.

İyi de, ne pahasına? Gerçekte hangi sorunları çözüyoruz? Binlerce yıllık bilimsel ve fikirsel mücadelelerin sonunda ulaştığımız teknoloji çağında, şimdi çözdüğümüz sorunlar, tam olarak KENDİ yarattığımız sanal sorunların çözümü değil de ne?

İnsanlık yaratıcı olmaya ve tanrıcıklığını oynamaya o kadar kendini kaptırdı ki, insan gibi yalın ve basit bir şekilde gerçek hayatı yaşamayı dünyanın her yerinde önce kendi rızamızla, sonra da kendi isteğimizle bıraktığımız için her yerde başgösteren ve giderek artan sanal sorunları çözmek için yaratıcıyı oynuyor, yaratıcı çözümler buluyoruz.

Artık bilgisayarlar ve internet tüm dertlerimize derman olabiliyor: oturduğumuz yerden istediğimiz yere gidip görebiliyor, dilediğimiz müzikleri dinleyebiliyor, istediğimiz yakınlarımızla görüşebiliyor, dünyanın her yerindeki insanlara mal alıp satabiliyor, sağlık veya ruh sorunlarımıza çözümleri Google’dan bulabiliyoruz. Bunlarla da hiçbir sorunum yok, sonuçta bir İnternet girişimcisi ve yatırımcısıyım ve Türkiye’de bu teknolojilerin gelişmesi için otuz yıldır hatırı sayılır mücadeleler verdim – ve veriyorum.

İyi de, bize hizmet etmesi için ürettiğimiz bu teknolojilerin aslında bizim hayatlarımızı kolaylaştırması ve iyileştirmesi gerekmiyor muydu? Biz derken ben aile olan biz’den ötesini, okulumuz, şirketimiz, semtimiz, şehrimiz, ülkemiz ve dünyamızı, yani tüm insanları – ve tüm canlıları, yani dünyadaki tüm yaşayanları kastediyorum.

Her tanıdığımızı dünyanın her yerinde bize bağlayan Facebook’umuz ve benzerleriyle eşi görülmemiş bir iletişim çağında yaşıyoruz da, ekmek aldığımız bakkalla, metroda karşılaştığımız insanlarla, okulda öğrencilerimiz ve öğretmenlerimizle temas kurmayı, iletişmeyi, hatırlıyor musunuz, ne zaman bıraktık? Bir asansöre bindiğimde içerideki tanımadığım insanlara “Günaydın” dediğimde anlamsızca bakan suratlar ne kadar süredir kendilerine tanımadıkları birinin iyi bir gün dilemesini anlamsız buluyor?

İlaçlarla, diyet kitaplarıyla, terapi seanslarıyla çözüm aradığımız fazla kilolarımız, stresimiz, öfke ve kaygılarımızın kaynağının teknolojiye, paraya ve oburca her gün yeniden öğrendiklerimize olan bağlılığımız olduğunu, dışarıda akan doğal ve güzel hayatla temas kesmeyi bırakmamız olduğunu anlamamız, aslında bilim insanlarının nihayet Higgs bozonu gibi deneyleriyle yaratımı anlamamızdan daha mı az önemli?

Yaratıcıyı oynadıkça yarattıklarımıza bakın: her depremde binlerce insanı öldüren taştan binalar, gereksiz tüketimin esiri olduğumuz için çöp eve dönen her türlü gereksiz eşyayla dolan evler, yığınlar halinde alışveriş yapıp sinema izleyip sağlıksız yemekler tükettiğimiz alışveriş merkezleri, dünyanın her bir yerini birbirine benzeten global markalarla herşeyin standart servis edildiği alışverişe dayalı bir yaşama kültürü! Yerel markalar ve güzelliklerin giderek eridiği, her mahallenin birbirine, her ortamın bir diğerine benzediği bu yaşamda giderek mutsuz olmamız anormal mi?

Bütün bu anlattıklarımla da sorunum yok. İnsanlık bu kaosu ve karmaşayı yaratmadan, bununla yaşayıp bedelini ödemeden özüne dönmek, dünyadaki basit ve yalın yaşantının aslında özde ne kadar doğal ve yolunda olduğunu yeniden keşfetmek istemiyorsa, bu değişim ve dönüşümü yaşaması gerekiyordu belli ki. Dünyayı biraz gezdiğinizde gördüğünüz tek şey şu: her bir dünya şehrinde yaşanan hayat, çekilen ve sıkıntılar tamamen aynı, sadece şekil ve ayrıntılar farklı.

Dünyanın her yeri aynı zorlukta ve güzellikte, aslında sağlıklı düşünebilen insan için, dünya, hepimiz için kocaman, tek bir ev. Çözümlerimiz binlerce yıldır yakıp yıkmak, bölüp parçalamaktan ibaret olduğu için onu ülkelere, şehirlere, ırklara, dinlere ve ölçüp yönetebileceğimiz küçük parçalara böldüğümüz için unuttuğumuz bu güzel gerçeği, şimdi yine yaratıp üreterek oluşturduğumuz İnternet adlı keşif makinasıyla farkediyoruz ki: aslında bütün şehir, bütün ülkemiz ve bütün dünya bizim kocaman, yegane evimiz.

Ama o kadar yaratıcıyız ve kaşifiz ve afacan ve meraklıyız ki iki yüz yıldır kafayı uzaylılara taktık: muhtemelen kötü niyetli ve biçimsiz şekillerde bir gün karşılaşacağımız bu yaratıkları bulmak ve anlamak için de milyarlarca dolar ve çılgın bir enerji harcıyoruz. Dünyayı hallettik ya, aklımız fikrimiz uzayda ve uzaylılarda. Bu filmleri yaparken ve izlerken fikir aleminde neler neler üretiyoruz, ama artık gökyüzündeki güzel yıldızlara ve pırıl pırıl ayışığına bakmayı unuttuk, o ayrı.

İşte keşfediyoruz, kendimizi, sınırlarımızı, yeteneklerimizi, anlamaya çalışıyoruz hayatı, bunu da ürettiğimiz SİSTEMLERLE yaşayarak ve onların getirdiği sorunlara çözümler yaratarak, hem de ne bedenimizin, ne de akıl ve ruhumuzun başedebileceği bir hızla, çıldırmış bir şekilde çalışıyor, üretiyor ve yaşamın ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparken bölündüğümüz ülkeler, ırk, din ve milliyetler arasındaki kavganın ateşini de kızdırmayı ihmal etmiyoruz.

İnsana en yakışan işlerden biri olan sporu bile markalara, takımlara bölüp fanatikçe bir kavga ve öfke meselesi haline getirdik: o yüzden yeni nesil artık sokak aralarında bizim gibi top oynamıyor, nasıl olsa stadlarda artık öfke ve kavga var, oralara gidilmez artık -derbi maçlarında bile kolkola, sevgiyle heyecanla maç izleyen bizler antika olduk. Electronic Arts gibi bir çok firma futbol oyunları üretmiyor mu, futbolu da ekranlarımızın başında oynayabiliriz.

İyi de, pas vermek, şut çekmek, hatta gol atmak ve sevinmek çok güzeldir. Açık ara fark yeseniz bile, maç boyunca rakibiniz olan karşı takımdaki arkadaşlarla birlikte kol kola kaybedenin ısmarladığı kola’yı içmek oldukça sonunda, golleri yemek de bir o kadar güzeldir. Futbol sonuçta bir oyundur, bir haklı çıkma ve güç gösterisi değil, bir oyunken de çok güzeldi, biz aşık olduğumuz takımları bu yüzden sevdik. Şimdiyse, bağlı olduğumuz o renkleri savunmamız için en yakın arkadaşlarımızla bile birbirimize girecek kadar fanatik olmamız gerekiyor ve bekleniyor.

Çünkü oyunları bile renklere, markalara, sponsorluklara ve kapitalist, tüketen bir sistemin gereklerine entegre etmeyi başardık. Bununla da bir kavgam yok, çünkü bunun da dengesini bulması için bu kavgaların ve bu dönüşümün yaşanması gerekiyordu.

Peki, yemekten müziğe, spordan bilime, ticaretten teknoloji ve sanayiye, herşeyin bu dönüşümünde, şimdi insanlığın yaşaması gereken ve beklenen bu ilginç kaderde, yaratıcılığın rolü ve bizim sorumluluğumuz nedir?

İşte yarattık, yolları ve arabaları, bilgisayar ve yazılımları, İnternet’i ve web sitelerini ve mobil cihazlardan her yeri, her şeyi birbirine bağlayan sistemleri, dünyanın neresine gitsek aynı zevksizlik ve lezzetsizlikte olması garantili fast-food zincirlerini, herşeyin fiyatını belirledik, tüm dünyayı birbirine benzeyen bölünmüş farklı isim ve renklerde ülkeler, şehirler, spor kulüpleri, şirketler ve kültür ve alt kültürlerle doldurduk.

Pek güzel, bu sistemin yarattığı her türlü soruna çözümleri de fikir ve düşünce aleminde yaratıp, en kısa zamanda uygulamaya sokabileceğimiz girişim ve yatırım dünyalarını da yarattık: baksanıza, en kısa zamanda her şeyi üretebiliyor ve dünyadaki yaşamı değiştirebiliyoruz.

O halde, neden ruh halimiz düzenlemek için sürekli olarak ilaçlara ihtiyaç duyan milyarlarca kişilik dev bir topluluk haline geldik? Neden güneşten rahatsız olduğumuz için güneş gözlüğüne ihtiyacımız var? Ayışığından bahseden şarkıları, Beethoven’ın ayışığı sonatını dinleyip mutlu olurken, o anda dolunay olduğunun – ve dolunayda dışarıda olup gökyüzüne bakabilmenin çok güzel olduğunun- neden farkında değiliz?

Aşk şarkılarında güzel sözleri ve melodileri dinlerken, aşık olduğumuzla güzel konuşmayı neden akıl edemiyoruz da hep öfkeli ve hırçınız? Çok sevdiğimiz bir dostumuzu evinden veya cebinden telefonla arayıp SESİNİ DUYMANIN çok güzel ve insanı bir şey olduğunu neden o kadar unuttuk da hızlıca bir text yazarak günaydın demeyi tercih ediyoruz?

Neden sağlıklı, az ve öz yiyerek bedenimizi daha zinde tutmak yerine lezzet peşinde koşup, yediklerimizin de resimlerini paylaşarak mutlu olmayı tercih edip sonra saçma sapan diyet kitapları yazan insanları zengin ederek mutlu oluyoruz? Su içmenin, inek sütünden yapılan yoğurttan yapılan ayranı içmenin, doğal meyveleri sıkıp suyunu içmenin lezzetini bırakıp da sürekli düşünmeden tükettiğimiz alkollü – alkolsüz içeceklerin bizi sürekli zehirlemesine izin verip kendimize yaptığımız nedir?

İşte sonra çok basit ve yalın çözümleri kendi içinde barındıran bu hayatın içinde, birbirini sürekli olarak destekleyen fiziksel ve ruhsal hastalıkları çözebilmek için hastanelerde kuyruk oluşturuyor, bize iyi sağlık hizmeti vermediğini iddia ettiğimiz bu sistemi ve devleti eleştiriyor, bize hizmet etmek için on yıllarca okuyan, her sabah erken kalkıp eşek gibi çalışan zavallı doktor ve hemşirelere de en ağır zulmü ediyoruz?

Doktorlar ve sağlık mensupları hiç sevilmezler, itiraf edin. Kötü, gaddar ve sevimsizdir onlar değil mi? İnsandan, insanlıktan pek anlamazlar, size iyi davranmazlar, o kadar zor ve sıkıntılı bir zamanınızda size genelde kaba ve katı davranırlar, bir ilaç verip gönderirler. Haklısınız.

İşte, yaratıcıyız çünkü. Çözüm yaratmakta üstümüze yok. Modern insanın yaratıma ve üretime olan takıntısı, kendi sorunlarını kendi çözme becerisinin de kendi kurduğu sistemler tarafından elinden alınması, bunun karşılığında sistemin çözemediği sorunlarla ilgili ücretsiz ve sınırsız olarak laf ve çözüm üretmesinin eline verilmesiyle, harika bir denge denklemi kurmuş durumda. Eleştirin, kızın, isyan edin ve hakkınızı arayın!

Çoğunu kendi elinizle, kendi vücudunuza yedirip içirdiğiniz nesnelerle hasta ettiğiniz o güzel vücudu, saçma sapan şeyler yapıp söyleyip dinleyerek yaşamaktan bezdirdiğiniz o güzel ruhunuzu iyileştirmek için orada bulunan o insanların ne kadar uzun yıllar boyunca normal insanlar gibi yaşayamadığını, ne kadar imkansız ve zor bir yaşamı tercih ettiklerini ve neredeyse de bir ömür boyunca sizler gibi kolay, gamsız ve rahat bir hayat süremeyeceklerini bilmiyorsunuz. Kendi mesleğim olmasa da doktorlardan şikayet eden insanların sadece bir gün boyunca tıp fakültesinde öğrenciliği yaşamasını çok isterdim.

İşte, hastalıkları ve onlara çözüm bulan – bulamayan hastaneleri de, çoğu bitkilerden elde edilen ama yan etkilerle yeni hastalıkları da sisteminize davet eden ilaçları da, bu sistematik hastalık ve sağlık çözümlerini de kendi elimizle, biz, yaratıcıyı ve yaratımı anlamaya çalışan yaratıcı insanlar, biz kendimiz yarattık.

Bir çok hastalık sadece kötü yeme-içme ve davranış alışkanlıklarının kesilmesi ve vücudun verdiği ağrı, sancı gibi tepkilere sabredilmesiyle birkaç günde ortadan kalkabilecekken, bunun aslında böyle olduğunu  ısrarla söyleyen anne-babaları veya diğer büyükleri de dinlemeyecek kadar yaratıcı bir yeni nesiliz biz. O hastalığın iyileşmesi için gerekli zamanı harcayacak kadar vaktimiz yok, çünkü yaratmamız, üretmemiz gerekenler var!

Başağrısıyla başetmek için ağrı kesiciler yerine alkolü bırakmayı denediniz mi? Mide rahatsızlıkları için mide ilaçları yerine diyetinizdeki vücudunuzu düzenli olarak zehirleyen, doğal olmayan gıdaları azaltmayı veya bırakmayı düşündünüz mü? Stres ve yorgunluktan şikayet ediyorsanız, dinlenmeyi, uykularınızı adam etmeyi ve sakinleşmeyi tercih etmeyi düşündünüz mü?

Hayır, İnternet çağındayız ve yapmamız gereken buluşlar ve kurmamız gereken yapılar ve şirketler ve çözülmesi gereken problemler var ve yeterince uyumaya vaktimiz yok, eğlenebileceğimiz zaman kısıtlıysa o zamanda her şeyi yapmaya serbestiz, her sorunumuzun sistemde karşılığı olan bir ÇÖZÜM var ve o çözüm henüz yoksa da yaratılabilir.

Peki.

“İleriye bakarak yaşamınızdaki noktaları birleştiremezsiniz, o noktaları ancak geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz” demişti, Steve Jobs. O ve onun gibi fikir ve eylem önderleri sayesinde kurulan İnternet’i neden geride üretilmiş olan, insanlığın binlerce yıllık kıymetli yaşam deneyimini bir araya getirmek için kullanmayı denemiyoruz? Neden aklımız fikrimiz yarında – ve belki biraz bugünde? İnsanlığın binlerce yıldır bizim bugünlerde geçtiğimiz zorluk ve sıkıntılardan, benzer yollardan geçmediğini bize düşündüren nedir?

İnternet, sorunlara yeni çözümlerin yaratılması için güzel bir ortamsa, zaten YARATILMIŞ olan bilgi ve çözümlere erişmek için kullanmayı neden tercih etmiyoruz?

Aslında yaşayan çözüm makinaları olan anne-babalar, yaşlılar ve diğer yaşayan insanlara danışarak -ve tabii onları dinleyerek- pekala çözüm bulabileceğimiz konularda, gururumuz ve aklımız bu yöntemi bize yasaklıyorsa, neden yaratıcı çözümlerimiz hep gelecekte bize servis verecek bilgileri üretme yönünde çalışıyor?

Son yüz yıl içinde yazılan kitaplardan bahsetmiyorum sadece, son iki bin yıl içinde dünyanın farklı yerlerinde yazılan kitapların içinde taşıdığı hazinelerin bugünümüze ışık tutabileceğini nasıl unuttuk?

Kitaplar.

Neden kitap okumuyoruz?

Modern insanın gülüp geçtiği, cahillik döneminin, eski dönemin kalıntıları. Şeklen kitabı, sayfalarını çevirmeyi, kitabın güzel kokusunu sevmiyorsanız – ki okumayanın sevmesi zordur – ekitap diye birşey de var?

Peki neden okumuyoruz? Okumak gayret gerektirir ve hızlı değildir – bugünlerde en popüler konulardan biri de hızlı okumak. Peki neden hızlı okumaya çalışıyoruz? Hızlı okuyunca kitap dediğimiz aracın sunduğu imkanlardan gerçekten yararlanabilecek kadar hızlı çalışıyor mu aklımız?

Biz, yaratıcı yeni nesil insanlar.

Neden okumuyoruz?

Kutsal kitaplardan bahseden kitaplar, veya tanrıyı ve dini sorgulayan kitaplar, yaşamı ve sağlığı ve aşkı anlatan kitaplar…

Filmi çekildiğinde izlemek için sıraya girdiğimiz kitaplar. Neden okumuyoruz da sadece filmini izliyoruz? Hızlı olduğu için mi? Hayalgücümüzü kullanmaya ihtiyaç bırakmadıkları için mi?

Film izlemek kötü mü? Asla değil! Peki hem filmleri izleyip, hem kitapları okuyamaz mıyız? Her şey olağanüstü bir hızla gerçekleşmek, üretilmek ve tüketilmek zorunda mı? Bizi hızlı birer makinaya çeviren kimdir, başkaları mı, kendimiz mi?

Kitap farklıdır, çünkü okursunuz ve tüm sahneler ve sözler ve kurgu sizin zihninizde size göre canlanır. Yönetmeni siz değilsinizdir ama zihninizde filmi siz çeker ve izlersiniz. Bu büyülü, keyifli ve inanılmaz bir şeydir. Hakkını vererek okuduğunuz bir kitabı hızla okuyup bitirmeyi bırakın, bitmesini istemez, son sayfalarını yavaş yavaş, sindirerek okursunuz. Bir kitabı yıllar sonra tekrar okuduğunuzda, arada geçen yıllarda öğrendiklerinizle, bir başka film oluverir, yeni öğrendiklerinizle yeniden çekip oynayacağınız.

Böylece okuduğunuz kitaplar, sizi tüketen bir bireyden, üretken, mutlu ve sağlıklı bir bireye yavaş yavaş dönüştürür. O zaman filmler çekebilirsiniz, senaryolar yazabilirsiniz, büyürsünüz, sağlıklı, rasyonel ve güzel bir insan olursunuz.

Peki, biz yaratıcı yeni nesil insanlar. Neden okumuyoruz?

Çünkü, en başta söylediğim gibi, bugün çok hızlı. Vaktimiz yok, üretmek, yaratmak zorundayız. Çok problem ve çok çözüm var. Onları çözecek şeyler üretiyoruz. Yaratıyoruz.

Oysa… Bugünkü sorunlarımızın çözümleri geçmişte zaten üretildi. Çözümleri bilen insanlar aramızda yaşıyor, çözümleri anlatan kitaplar kitapçı raflarında veya e-kitap olarak İnternet’te sitelerde veya Google’da onları bulmamızı bekliyor.

Eninde sonunda, dünyadaki yaşamın ne kadar rahat ve sağlıklı olduğunu yeniden keşfedecek kadar çok yaşamı ve kendimizi tahrip etmemiz gerekiyor. Ama artık dünya bu tahribatın sıkıntılarını bünyesine sığdıramıyor, her bir yerinden kusuyor.

Yaradan, çok güzel yaratmış. Bizse onun sırrını çözebilmek için bir tanrı parçacığı yaratmak için uğraşıyoruz. Oysa yaradan, içinde güzel güzel, insan gibi yaşayalım diye yaratmış. Uğraşımız sadece yaşamak veya sadece yaşatmak değil, hem yaşamak, hem yaşatmak için çalışmak olursa, kendi yaşamlarımızı diğer yaşayanların yaşamlarından daha önemli görmeden, üreterek ve severek yaşayabilirsek, ülkemizin ve dünyanın mevcut kaynakları, ülkeye ve dünyaya yetecek kadar çok.

Sağlıklı, mutlu ve doyumlu bir yaşam için… Biraz frene basma, daha çok okuma, sakin ve huzurlu olmak için KENDİ yapabileceklerimizi yapma ve NEFES ALMA zamanı.

Teknolojiyi, sanal deneyimleri, sistemi ve sistemin ürünlerini gerçek yaşamdan soyutlanmadan, yaşamın bir parçası gibi ele alıp, sanal olanları gerçeklerin yerine koymadan yaşamaya başlarsak, daha yaratıcı bir çözüme yaklaşabiliriz.

Kategoriler: Girişimcilik

Doktorlar, öyle bizim gibidir ki…

07 Eylül 2021

Doktorlar sende bir şeyler olduğundan şüphelenirler, beyninde bir tümör, ruhunun derinlerinde bir hastalık, iç organlarında bir sıradışı bozukluk veya -aklının ermediği- başka bir sıkıntı, bilmediğin, bilemeyeceğin.

ayobridgeorthoGidersin doktorun muayenehanesine, adını telaffuz etmek bile zordur, ne bürodur, ne ofis, ne hastane, ne başka bir şey, muayene olacağın yerdir altı üstü, ama altı da, üstü de sıkıntıdır hastaya.

Doktorlar iki türlüdür, ya sefil, ya zengin, zengin olanları da öyle, ya az zengin, ya da çok zengin. İyice iyileşesin varsa, biraz da paran, imkanın.. Zengin doktora gidersin. Zengin doktora gidenlerin bir tek zenginler olduğunu sanma, sözkonusu hayat olduğunda, hele sevilen birilerinin hayatı, mutlaka zengin doktora verecek para bulunmaya çalışılır – çok kıymetlidir o para, ama, verilir, değer. Sonunda “can”dır önemli olan, para, can’ın yanında hiçtir, hiçbir şeydir.

Ankara’lıyım çok, çok uzun yıllardır, ondan bilirim, Ankara, çocuğunu, eşini, ana babasını hastaneye getirenlerin sevgilisi bir şehirdir – diğerlerinden iyi hastaneler, daha ucuz oteller, daha az trafik. Ankara Anadolu’nun hastalarına, hastalıklarına her zaman iyi gelir.

İşte böylece Ankara’ya zengin doktorlara gelir hasta. Girer bakarsın muayene mekanından içeri, doktor ne kadar zenginse, salonu o kadar büyüktür. Hep temizdir, tertemiz, dışarının pisliğiyle giremezsin, o galoş denen meymenetsiz plastikten poşeti takman gerekir ayağına. Doktor ne kadar büyük, büsbüyük bir zenginse, poşet işi o kadar önemlidir. Hastaların oturarak galoş takacağı bazen düşünülür, bazen düşünülmez, e sonuçta hasta o kadar da önemli değildir.

Hasta, doktoru bekler, bazen dakikalar, bazen saatler, bazen günler, bu hep böyledir. Bazen gerçekten meşguldur de öyle bekler, bazen doktorun sadece keyfini, ama hasta dediğin, doktor, hemşire bekler; en çok da doktoru. Beklesin diye en güzelinden bekleme salonu vardır; eskiden en büyük ekran tüplü televizyonlarla haber izlenilen bekleme salonlarında, şimdi dev ekran plazma televizyonlar, LED’ler vardır. Doktorun kararıdır oradaki yayın, bazen müzik kanalıdır, çoğu zaman haber kanalı, veya belgeseller; bazı doktorların mekanlarında sekreter bunlar arasından keyfine göre geçiş de yapar. Öyle olmalıdır ki, hasta sıkılmasın beklerken.

Ama bilmez doktor, oradaki haber, belgesel, pop müzik kanalları zerre kadar umrunda değildir hastanın, düğün günü seçtiği şarkı çalsa umrunda olmaz.

Doktorların bekleme odalarında koca sehpalar vardır, üzerlerinde de ya doktorun satın aldığı, ya da ona hediye edilen dergiler, bazen de kitaplar. National Geographic’ler, ATLAS’lar, Tarih dergileri, bazen minik ansiklopediler; doktor fazlaca işinin aşığıysa kendi uzmanlığıyla ilgili dergiler veya kitapçıklar belki… Doktorun sürdüğü arabayı hemen öğrenirsiniz çoğunlukla, otomobil firmalarının dergileri de oradadır, doktorun yaşam stilini yansıtan emlak ve iç dekor dergileri de.

Neden hastaya verir doktorlar bunları, bilinmez. Cebinden alacağım parayı bak, deli gibi hakettim, sakın üzülme, işin normali budur mu demektedir, yoksa; bak, bunca kültür, donanım, kolay olmuyor, ben bunları hep okudum mu demeye çalışmaktadır doktor farkında bile olmadan, o da bilinmez. Gerçek olan ise doktorun o bilimle, coğrafyayla, tarihle ilgili dergileri, kitapları ne şimdi, ne de geçmişte pek okuyabildiğidir. Okuyamadığından oradadır çoğunlukla onlar…

Doktor dediğin, hele bu topraklarda kolay mı yetişir, ömürlerinin en güzel onlarca yılını insanlara hibe etmeden, doktorun D’si yetişmez, nereden kitaba, dergiye yetişsin ki doktor?

Yine de, keşke, bilse güzelim doktor, hastanın beklerkenki sıkıntısını, kaygısını. İstisnalar vardır belki ama, ne doktorların muayenehanesinde, ne hastanelerde hastaları farkında bile olmadan iyileştirebilecek güzel, klasik müzikler çalınmaz, onlara huzur verebilecek görüntü ve görsel tasarımlar seçilmez, ilk kabul anından muayenenin sonuna kadar en doğru sözler seçilmez, seçilemez.

Dünyada her yeri işgal eden “ego”, en az bulunması, hiç bulunmaması gereken hekimlerin içinden çıkmadıkça, doktor ne kendini, ne hastayı bilir; gerçekten, doktor kendini o kadar sevip önemsedikçe, bilmez, bilemez.

Sadece bilim değil sanattır tıp, doktorluk ve tüm sağlık hizmetleri. Oysa şimdilerde oldu adı “sağlık sektörü”, ihtiyacı olan olmayan herkese gereksiz ilaçların, ameliyat ve tedavilerin uygulandığı, acımasız, sistematik bir sömürme, sakatlama ve öldürme sektörü.

Kim kurtaracak derseniz, hastalar, hemşireler, şirketler, yetkililer değil, ancak ve ancak doktorlar… Doktorlar ki aramızdalar, varlar, deli gibi, nefes almadan çalışıyor, okuyor, insanlığın dertlerine derman olmaya çalışıyorlar. Yine onlar kurtaracaklar bizi binlerce yıldır olduğu gibi ve bu kez, hocalarının da birikmiş iltihapları ve hastalıklarını tedavi ederek… Yeni nesil tıp öğrencileri, genç doktorlar ve şimdi hatasını görmeye başlayıp düzelecek doktorlar.

Güzeldir, doktorun ofisinden ferahlamış şekilde çıkıp, caddeye veya sokağa adımını attığında “yaşıyorum, yaşayacağım!” diyebilmek, veya “yaşasın, iyi, yaşıyor” demek…

Yaşam güzeldir çünkü.

Kategoriler: Sağlık

Apple App manager?

29 Ekim 2014

İlk iPhone’dan beri hem iPhone, hem de iPad’lerde hep aynı App store hesabını kullanıyorum. Afacan oğlum da altı yıldır iPad’ine (tabii telefonuma da) sürekli yeni oyunlar ve uygulamalar indiriyor.

Böylece o hesaba bağlı o kadar çok ücretli/ücretsiz uygulamamız oldu ki, yeni bir cihaza kurulum yaptığımda veya Kerem’in eski oyunlarından bazılarını yeniden kurmak istediğimizde App Store/Updates/Purchased kısmındaki listeyi dakikalarca tarayıp uygulamaları tek tek bularak cloud’dan indirmemiz gerekiyor.

İlk sorun, orada search yapamıyor oluşumuz. İkincisi de o listede ücretli veya ücretsiz uygulamaları bile filtreleyemiyoruz. Üçüncü ve en önemlisiyse, sadece denemek için yüklenen veya artık gerekmeyecek uygulamaları da Cloud’dan silemiyor olmak.

Apple’ın App manager gibi ayrı bir sistem uygulaması yazarak bu sorunu çözmesi lazım. İşletim sistemi seviyesinde olduğundan 3. parti bir yazılımın bunu düzeltmesi zor. Bir hobi projesi olarak ugrassa tek bir Apple mühendisi kısa sürede yapar ki bunu.

Nerede bu Apple 😉

Kategoriler: Girişimcilik

True/False ?

28 Ekim 2014

Bir süredir Pascal tabanlı yeni bir programlama dili yazıyorum.

Hem kodun daha okunabilir ve kolay olması, hem de işlerin daha optimum ilerlemesi için hem kontrol işlevlerinde, hem de veri tiplerinde bazı değişiklikler ve düzenlemeler yaptım.

Mantıksal operatör veri tipi olan Boolean’da geleneksel yaklaşım, Doğru/Yanlış (True/False) şeklinde, haliyle 1/0. 🙂

Bu yaklaşımda bir değişiklik yapıcam. Artık boolean tipi gri alanları da tanıyor olsun ki sorunlu insanlar gibi “false dilemma” kurbanı olmasın. If it’s boolean, there’s a “maybe” option as a value:

function answer_me(question:string) : boolean;
begin
// semantic evaluation of the question variable

if condition1 then result:= true;
else if condition2 then result:= false;
else result:= maybe; // maybe is defined for the very first time.

return result; // ayrıca; return komutu olmadan artık değeri döndürmüyoruz, belki canımız istemiyor?

end;

Ayrıca, bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Three-valued_logic

Kategoriler: Girişimcilik

Şirketlerin sosyal ağ paylaşımları

20 Ocak 2014

Aşağıda ekran görüntülerini eklediğim sosyal paylaşım butonları, farklı kurumsal sayfalarda sık sık görebileceğiniz sosyal paylaşım bağlantılarının tipik birer örneği:

kurumsal_like_01kurumsal_like_02Evet, sosyal medya gücünü giderek daha çok artırıyor. Şirketler ve kurumlar da bu gelişmeye ayak uydurmaya çalışıyor, tüm sosyal ağlarda hesaplarının olmasını önemsiyor ve web sitelerine de bu araçları entegre etmeye çalışıyor.

Ancak ciddi problemler var. Tipik bir kurum veya şirket sayfasında genellikle facebook, twitter, google plus’da beğeni sayısının sıfır olduğunu görüyorsunuz ve bu durum pek değişmiyor.

Bunun en önemli sebebi, bu ağların (facebook, twitter, google plus) kişileri baz alan sosyal medya ürünleri olması. Linkedin de tam olarak kurumsal bir ürün sayılmaz.

Diğer bir sebep, şirket veya kurumların sayfasında yer alan içeriğin çoğunlukla sosyal içerikli olmaması. İş ortamıyla ilgili bir sayfayı kişisel sosyal ağlarınızdaki takipçilerinizin göreceği şekilde “beğenme” ve “paylaşma” çok da anlamlı bir şey değil. Hem içerik sosyal değil, hem paylaşılsa bile paylaşımın hedef kitlesi, ilgi duyacak kitle olmaktan çok uzak.

Şirket ve kurumların; bu durumu değiştirecek bir “sosyal ağ” planlaması yapmadan bu bağlantıları sitelerine eklemelerinin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Özellikle sürekli “0” paylaşımın olduğu linkleri bu sayfalardan kaldırmalarını öneriyorum. Yarar sağlamak yerine içeriğin “değersiz” olduğunun düşünülmesinin zarar verme ihtimali de düşünülmeli.

Kurumsal sosyal ağ planlaması yapmak için ne gerektiğini düşünüyorsanız, bunu daha sonraki bir yazı konusu yapacağım.

Kategoriler: Girişimcilik

Yönetilemeyen ego neler yapabilir?

14 Ocak 2014

Konuştuklarınız, seçtiğiniz ev, araba, kurduğunuz girişim/şirket, kartvizitinizde yazanlar, hakkınızda söylenenler ve onlara verdiğiniz tepkiler – hep egoyla ilgilidir. Taşıdığınız isim bile ebeveynlerinizin yaşantısı ve egosuyla ilgilidir.

Sosyal dünyada yer almayı ve ayakta kalmayı sağlayan ego, doğru yönetemediğimiz zaman size zarar vermeye başlayabilir.

Yönetilemeyen ego;

  • Yüzünüze açıkça söylenen gerçekleri dinlemenize izin vermez.
  • Dinlemediğiniz insanların ileride gerçekleri söylemesinin önünü kapar.
  • Sevmediğiniz insanların söylediği doğruları yanlış algılamanıza sebep olur.
  • İşinizi geliştirebilecek fırsatları kaçırmanıza sebep olur.
  • Sizi başkalaştırır. Başkaları bu değişimi farkederken, siz farketmezsiniz.

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde yaptığım son konuşmada girişimcilerden biri tavsiyelerimi sormuştu. Söylediklerimden birini buraya aktarayım:

“Başarılı bir girişimci olmak istiyorsanız ilk iş olarak egonuzu öldürün. Başarı, statü ve parasal durumunuzdaki değişiklik kişiliğinizi etkilemesin.”

Girişimcilik temel kaynağı insan olan bir iştir. Hem başarılı, hem iyi bir insan olmak için, egonuzu yönetmeyi vaktinde öğrenin.

Kategoriler: Girişimcilik